Önceki Haberler

10 soruda erken ergenlik

Erken ergenliğin tanımı nedir?
Erkeklerde 9, kızlarda 8 yaşından önce ergenlik bulgularının başlamasına erken ergenlik olarak tanımlanır. Kızlarda daha sık karşılaşılan bir durumdur. Kızlarda 7-8 yaş gri bölge olarak adlandırılır ve bu yaş aralığındaki ergenliğin patolojik kabul edilmesi için hızlı ilerleme göstermesi ve yetişkin boyunda ciddi kayıp görülmesi gereklidir. Bu nedenle olgular en az 6 ay izlenmelidir.

Erkek ve kızlarda ergenliğin ilk bulguları nelerdir?
Kızlarda ergenlik sıklıkla meme tomurcuklanması ile başlar. Tomurcuklanma tek taraflı olabildiği gibi iki taraflı da başlayabilir. Bazen gözle rahat gözlenmeyebilir ve ele meme dokusuna dokunulduğunda bir şişkinlik hissedilirErkeklerde ilk bulgu testislerin büyümesidir, testislerin 4 ml olması erkeklerde ergenliğin habercisidir. Her iki cinste de büyümenin hızlanması ve davranış değişiklikleri de sıklıkla beraber gözlenir.

Kızlarda memeleri büyüyen her çocuk ergenliğe girmiş kabul edilebilir mi?
Kızlarda her meme gelişimi erken ergenlik anlamına gelmez, ama mutlaka tetkik edilmelidir. Genelde 2 yaşından önce olmakla birlikte bazen daha büyük yaşlarda da erken ergenlik olmadan değişik nedenlerle (mevsimsel olmayan yiyecekler, östrojene hassasiyet vb) veya herhangi bir neden bulunmadan memelerde büyüme söz konusu olabilir. Fizik muayene, hormonlar ve kemik yaşı normalse bu olgular takip edilmelidir. Takipte erken ergenliğe geçiş yoksa bu durumun çocuklara bir zararı yoktur.

Meme gelişimi olmadan genital bölge ve koltuk altında kıllanma olması da erken ergenliği gösterir mi?
Kızlarda genital ve koltuk altı kıllanması böbrek üstü bezi hormonlarının artışı ile olmakta ve genelde meme gelişiminden sonra başlamaktadır. 8 yaşından önce veya meme gelişimi başlamadan genital ve koltuk altı kıllanması başlayan çocukların özellikle böbreküstü bezi hastalıkları açısından mutlaka bir çocuk endokrinoloji uzmanına başvurmaları gerekir.

Gerçek ve yalancı ergenlik tabirleri neyi ifade eder?
Gerçek ergenlik normalde ergenlik döneminde hipotalamus ve hipofiz bezindeki hormonların salınımının artması ve bu hormonların erkeklerde ve kızlarda yumurtaları uyararak seks hormonları artışına neden olması ile oluşan durumdur. Yani normalde olan fizyolojik bir olayın erken yaşlarda meydana gelmesidir. Yalancı ergenlik ise bu normal aktivasyon olmadan değişik nedenlerle seks hormonlarındaki artış nedeniyle görülen durumdur. Çocuklarda en sık gerçek ergenlik görülür.

Erken ergenliğin nedenleri nelerdir?
Kızlarda görülen gerçek erken ergenlik olgularında sıklıkla bir neden bulunamamaktadır. Erkeklerde daha nadir görülmesine rağmen, beyin tümörleri gibi patolojik nedenler daha sıktır. Yalancı erken ergenlik ise çok değişik hastalıklar ve çevresel faktörlere bağlı gelişebilmektedir.

Erken ergenliğe girmenin çocuklarda ne gibi sakıncaları vardır?
Ergenliğe girişle beraber olan kızlarda östrojen, erkeklerde testosteron artışı kemikteki büyüme kıkırdaklarının hızla kemikleşmesine ve başta büyüme hızlansa da daha sonra büyümenin durması ile boy kısalığına neden olmaktadır. Ayrıca psikolojik bozukluklara yol açabilir. Altta yatan patolojik durumlar varsa bunlar çocuğa zarar verebilir.

Erken ergenliğin tedavisi var mıdır? Tedavi varsa yan etkisi var mıdır?
Erken ergenlik salınımı artan hormonları baskılayan ilaçlarla durdurulabilmektedir. Çocuk endokrinoloji merkezlerinde bu tedaviler uygulanmaktadır. Normal ergenlik yaşında tedavi sonlandırıldıktan sonra 6 ay içinde ergenlik yeniden başlamaktadır. Tedavinin bazı olgularda görülen kilo artışı dışında belirgin yan etkisi saptanmamıştır.

Adet gördükten sonra kızlarda boy uzamaz deniyor, normal adet görme zamanı nedir ve daha fazla boy uzaması için adet geciktirilebilir mi?
Adet gördükten sonra kızlarda ortalama 5-6 cm daha boy uzamaması olur. Ancak bu değerler kişiden kişiye değişiklik gösteri ve daha az veya fazla boy uzaması da söz konusu olabilir. Normalde 10 yaşından sonra adet görmek normal olarak kabul edilmektedir, Türkiye için ortalama 12-12,5 yaştır.Normal zamanında başlayan ergenliğin ve adetlerin durdurulması ve geciktirilmesinin daha fazla boy kazanımına neden olduğuna dair yeterli bilimsel veri yoktur. Bu nedenle doğru bir yaklaşım değildir. Tedaviler sadece patolojik durumlar için geçerlidir. Kaldı ki çocuklarda erişkin boy genetik ve çevresel birçok faktörün etkisi altında oluşmaktadır. Ayrıca normal fizyolojik bir olayı baskılamanın ileride ne gibi zararlar verebileceğini kestirmek güçtür.

Çocuğumda erken ergenlikten şüphelenirsem nereye başvurmam gerekir?
Çocuğunuzu mutlaka bir çocuk endokrinoloji uzmanına muayene ettirmelisiniz

Prof. Dr. Bumin N DÜNDAR

Medya ve Sağlık

Medya ve Sağlık

Akşam ciddi bir haber kanalını seyrediyorum, çocuklarda diyabetle ilgili bir haber, çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı olduğu anlaşılan ve muhtemelen özel bir hastanede çalışan bir hekim arkadaşımızla çocuklarda görülen diyabetle ilgili ayaküstü bir söyleşi yapılıyor. Ya çok hazırlıksız ve ayaküstü bir söyleşi ya da hekim arkadaşımız çocuklarda diyabet konusunda yeterli bilgiye sahip değil. Çünkü söylediklerinin neredeyse %80’ni yanlış bilgiler içeriyor. Verilen mesajlar yanlış ya da yanlış anlaşılmaya çok müsait. Halbuki devir artık eski devir değil. Önceleri sayıları oldukça az olan konunun uzmanı Çocuk Endokrinoloji uzmanlarına her yerde ulaşmak mümkün. Konu ile ilgili birden fazla dernek de var, onlardan bilgi almak da oldukça kolay. O zaman böyle önemli bir konuda neden yetkin olmayan bir arkadaşımızın bilgisine başvuruluyor sorusu geliyor karşımıza, kolaycılık mı yoksa arkasında başka amaçlar mı var? Takdiri sizlere bırakıyorum.

Bu tür durumlarla aslında her gün karşılaşıyoruz. Aynı eskiden ramazan aylarında aykırı hocaların sürekli televizyon ekranlarını işgal etmeleri gibi, tıp ile ilgili konularda da aykırı söylemleri olan, sansasyonel yorumlar yapan ama o konuda yetkinliği tartışılır kişiler ekranlarda ve gazetelerde boy gösterip halkı yanlış bilgilendiriyor. Sonra da onların söyledikleri yanlışları temizlemek kolay olmasa da hastanelerde çalışan uzman hekim arkadaşlarımıza düşüyor. Bazen hastaneye getirilmiş ancak tamamen normal olan bir çocuğun ailesini dakikalarca çocuğunun normal olduğu konusunda ikna etmeye çalışıyorsunuz, çünkü ailelerin kulaktan dolma fikirlerle kafası dolu, bazı konularda sabit fikirli geliyorlar. Biliyorsunuz ki çoğu sizin konuşmanızla da ikna olmuyor, doktor doktor geziyor. Bu meslek yaşamımızda sıkça karşılaştığımız bir durum.
İşte bu yüzden medyanın sorumluluğu çok büyük. Halkın yanlış yönlendirilmesi çok ciddi sonuçlara neden olabiliyor. Çünkü sağlık, reytinglerin oyuncağı olamayacak kadar önemli bir konu. Sırf sansayonel haber yapacağız diye insanları telaşlandırmanın, yanlışlara yönlendirmenin anlamı yok.

İşte başımıza gelen başka bir örnek.

Diyabetle ilgili ilk halka yönelik toplantılarımızdan birini yapıyoruz. Yerel ve ulusal basın büyük ilgi gösteriyor. Diyabetle ilgili sordukları sorulara cevaplar vermeye çalışıyorum. Ama verilen bilgilerle pek ilgilenilmiyor. Israrla sorulan sorular hep sansasyonel haber amaçlı. “Diyabet sıklığı bölgemizde yüksek mi?, bir diyabet patlaması var mı?” türünden. İllaki bir patlama olacak yani. Israrla başka yöne çekmek istiyorum ama ertesi gün çıkan bir gazetenin manşetini görünce şok oluyorum “ürkütücü gerçek: bölgemizde diyabet sıklığında korkunç artış” şeklinde. Ne böyle bir artışa dair elimizde pozitif bir bilgi var ne de böyle bir diyabet patlaması var. Böyle bir demecim yok, bununla ilgili elimizde bilimsel veriler yok, böyle olduğunu da düşünmüyorum. Ama manşet bu şekilde. O gün bugündür basına bir demeç vereceksem yazılı vermeye gayret ediyorum. Yine de sorunlarla karşılaşabiliyoruz, en azından elimizde hukuki bir delil olması açısından önemli.

Yıllarca hekimlik mesleğinin değerinin halkın gözünde küçük düşürülmesinde medyadaki bazı programların büyük katkısı oldu. Yıllarca hekim başarılarından ziyade, meslekteki çürük elmaların sürekli gözler önüne serilmesinin devlet ricalimizin bile hekimlerimiz hakkında yanlış düşüncelere yol açtığını düşünüyorum. Düşünün eğer hekime şiddet hakkıyla medyada menfi olarak yer alsaydı bugün bu durumlarla karşılaşır mıydık acaba.

Değinmeden geçemeyeceğim, diğer önemli bir konuda reyting rekorları kıran dizilerdeki sağlık sahneleri. Milyon dolarlar harcanan ve izlenme rekorları kıran dizilerin acaba bir sağlık danışmanı tutacak paraları yok mudur merak ediyorum. O kadar komik sahneler yapılıyor ki burada saymakla bitmez. Halk anlamıyor diye bu kadar acımasız olunmamalı diye düşünüyorum. Sonuçta bu kadar çok izleneni olan dizilerin sağlık gibi önemli konularda halka önemli ve doğru mesajlar vermesi gerektiği konusunda hemfikirim.

Medya bir anda insanı göklere de çıkarabiliyor, bir anda yerin dibine de sokabiliyor. Belli konuma gelmiş ve medyayla yakın ilişkili olmak zorunda olan kişilerin profesyonel destek almaları şart. Medya ve özel sağlık sektörü arasındaki ticari ilişkilerin mutlaka sınırlandırılması, belli kurallara bağlanması gerekiyor.

Medyadaki sağlık haberleri insanların hayatlarını gerçekten önemli ölçüde etkileyebiliyor. Toplumumuzun sağlıkla ilgili konularda bilinçli olmadığı ve bilgi yetersizliği olduğu bir gerçek. Verilen yanlış mesajlar, yanlış yönlendirmelere, tedavi gecikmelerine, hastalıklar oluşmasına yol açabiliyor. Bu nedenle medyada sağlık haberciliği büyük sorumluluk gerektiriyor. Bu konuda sorumluluk sahibi kurumlarımızın belirleyici ve müdahil olmaları çok önemli.

Prof. Dr. Bumin N. DÜNDAR

Sağlıkta Performans Sistemi

İster beğenin ister beğenmeyin sağlıkta dönüşüm tüm hızıyla devam ediyor. Özellikle hekimler için bu değişimde en önemli ayaklar muayenehanelerde çalışmaya getirilen kısıtlamalar, tam gün çalışma zorunluluğu ve performans sistemi kuşkusuz. Eğitim Araştırma Hastanelerinde Klinik Şefliklerin kaldırılması gibi diğer önemli gelişmeler hakkındaki fikirlerimizi bir sonraki yazımıza bırakarak, şimdi özellikle hem üniversite çalışmış hem de şu an Eğitim Araştırma Hastanesinde çalışan bir hekim olarak performans sistemi hakkındaki görüşlerimi ve önerilerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
Öncelikle performans sisteminin mantık olarak oldukça doğru bir sistem olduğunu düşünüyorum. Çalıştığın kadar para kazanmak ve çalışanla çalışmayanı ayırmaya yarayan bir sisteme hiç kimsenin karşı çıkabileceğini sanmıyorum. Ancak her denenen yeni sistemde olduğu gibi performans sisteminde de bazı olumsuzlukların olduğu aşikardır. Zaman içinde bazı düzeltmeler yapılmıştır ve yapılmaya da devam etmektedir. İyi niyetli eleştiriler dikkate alındıkça sistemin özellikle biz hekimler için gün geçtikçe daha da olumlu hale geleceğini umuyorum.
Performans sistemi ile ilgili en çok eleştirilen nokta sistemin gelir dağılımında tam bir adalet getiremediği noktasında yoğunlaşmaktadır. Yani çalışanla çalışmayanı ayırt etme ve çalışanı ödüllendirme amaçlı sistem; şu anda pratikte birçok branşta aynı işi yapanların benzer ücretler almasını sağlamamakta, diğer taraftan daha az çalışanın daha çok çalışandan fazla para alması gibi sistemin mantığına aykırı birtakım olumsuzlukları da ne yazık ki içerebilmektedir.
Bunları somut örneklerle açacağım ama affınıza sığınarak hastane ve hekim ismi vermeyeceğim. Örneğin A hastanesindeki ve B hastanesindeki hekim arkadaşlarımız benzer eğitimleri almış ve aynı alanın uzmanı olsun. A hastanesi daha büyük ve hastası daha çok bir hastane ise, ortalama puanı yüksek olduğundan bu hastanede çalışan hekim arkadaşımız, daha düşük ortalama hastane puanına sahip B hastanesindeki hekim arkadaşımızla benzer sayıda hasta bakmalarına ve aynı işi yapmalarına rağmen oldukça farklı aylık performans gelirleri elde etmektedirler. Hastane ortalamasından performans verilse bile bu adaletsizlik ortadan kaldırılamamaktadır. Ayrıca özellikle tatil dönemlerinde hastane ortalamasının düştüğü için siz ne kadar çok çalışırsanız çalışın, ne kadar çok puan toplarsanız toplayın aldığınız performans geliri daha az çalıştığınız aydan düşük kalabilmektedir. Bu da ayrı bir adaletsizliğe yol açmaktadır. Bu adaletsizlikler mutlaka ortadan kaldırılmalıdır.
Bazı branşlar performans sisteminde şu anda daha şanslı gözükmektedir. Bu durum puanlamalar kadar SGK fiyatlandırmaları ile de ilgilidir kuşkusuz. Ancak özellikle birçok dahili branşta ne kadar çalışırsanız çalışın belli bir gelirin üstüne çıkmanız ve diğer branşları yakalamanız neredeyse imkansız gözükmektedir. Puanlama sisteminde çalışma düzeyine göre geliri düşük çıkan branşların gözetilerek elde edilen gelirlerdeki uçurumlar en aza indirilmelidir.
Eski adı şeflerin yeni adıyla eğitim görevlilerinin ve uzmanların performans sistemine doğrudan katılımları mutlaka sağlanmalıdır. Asistanların çalışıp, şeflerin puan topladıkları bir sistem zannediyorum performans sisteminin ruhuna aykırıdır. Yazının başında belirttiğimiz gibi teorikte kaldırılan ama pratikte kalkmadığı görülen şeflik sistemi hakkında ayrıntılı bir değerlendirmeyi yakında burada yapmayı düşünüyorum.
Her hekimin aldığı performans puanlarının miktarının ve ayrıntılı dökümünün gizli olmasının sistemin ruhuna aykırı olduğunu düşünüyorum. Bu konudaki şeffaflık ahbap çavuş ilişkisi ile yapılan mevcut gizli puan alışverişlerini ve mantık dışı puan kazanımlarını önleyecek ve adaleti sağlayacaktır.
Aynı bölümün farklı branşlarında da adaletsizlikler olabilmektedir. Bölüm içi puan dağılımları ile ilgili adaletli bir sistemin de mutlaka getirilmesi gerekmektedir. Mevcut sistemde hekim hiçbir iş yapmadan puan kazanabilmektedir. Örneğin bir radyoloji uzmanı yorumlamadığı bir filmden puan kazanırken, bir yenidoğan uzmanı hemşirenin taktığı sondadan puan kazanmakta, bir acil uzmanı yüzünü bile görmediği hastadan puan elde etmektedir. Hekimlerin direkt ilgilenmediği işlerden elde edilecek puanlar bölüm içi ortak havuza aktarılırsa adaletsizlikler bir nebze ortadan kaldırılabilir diye düşünüyorum. Yoksa mevcut sistemde çok az çalışılıp çok fazla gelir elde eden branşlar olması sistemin dengesini ve çalışma barışını bozmaktadır.
Mevcut sistemde bilimsel faaliyetlere katılımlarda ancak iki toplantıya görevlendirme ile izin verilmektedir. Diğer katılımlarınız yıllık izninizden düşmekte ve dolayısı ile çalışılan gün katsayınız azaldığından, aktif çalıştığınız günlerde çok fazla çalışıp çok yüksek puanlar elde etseniz bile, o ay elde edeceğiniz gelir ciddi oranlarda azalmaktadır. Kongreye katılımları bazı meslektaşlarımızın abarttığı konusundaki eleştirilere katılmamak mümkün değildir. Ancak aktif bir bilimsel yaşamı olan ve kongrelere konuşmacı vb olarak aktif katılan eğitim görevlileri ve uzmanlara en azından aktif katıldıkları kongreler kadar izin verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Üniversitelerde de durum bu şekildedir. Eğer bu mümkün değilse kongre görevlendirmeleri için 7-10 günlük bir süre konabilir, kişi isterse bu süreyi 2 kongrede, isterse 5 kongrede değerlendirebilir. Çünkü şu anki durumda örneğin 4 günlük bir kongreye 1 gün katılıp dönseniz bile görevlendirme hakkınızın bir tanesini kullanmış sayılmaktasınız. Mevcut durumda bilimsel olarak aktif eğitim görevlileri ne yazık ki adeta cezalandırılır durumdadır. Aynı şekilde yasal izin dönemlerinde de en azından belli sayıdaki günler için performans hesaplama katsayılarının azaltılmaması gerektiğini düşünüyorum.
Özellikle hastaya daha fazla zaman ayrılması gereken spesifik branşlarda puanların daha fazla yükseltilmesi gereklidir. Böylece hastaların aldıkları sağlık hizmeti kalitesi daha da artacaktır. Bu dallarda bazen bir hekim tarafından günde 100-150 hasta bakılması kesinlikle doğru ve etik değildir.
Eğitim görevlilerine verilen bilimsel ve eğitimsel faaliyetler için verilen ek puanlar son derece olumludur. Özellikle bilimsel faaliyet puanlarının uzmanlara da verilmesi bilimsel yayın kalitesi ve sayısını artıracaktır. Benzer durumun üniversitelerde de tatmin edici bir hale getirilmesi gerekmektedir.
Performans gelirlerinin daha fazla kısmı hekimlerin maaşlarına ve dolayısı ile emekliliklerine yansıtılmalıdır. Bu konuda bir çalışma yapıldığı konusunda uzun süredir duyumlar almaktayız. Umarız kısa sürede neticelendirilir. Yoksa yıllarını vermiş bir hekimin şu anki emeklilik maaşı normal hayat standartlarını sağlayacak ölçülerden oldukça uzak gözükmektedirve bu durum da hekimleri endişeye sevketmektedir. Ayrıca sabit alınan miktarların artırılması hekimlerin her ay değişmesi nedeniyle ne kadar para alacağım belirsizliğini biraz azaltabilir diye düşünüyoruz.
Performans sisteminden diğer sağlık personelinin daha verimli bir şekilde yararlandırılması sağlık kuruluşlarında verilen sağlık hizmetlerinin kalitesinde önemli artışlar sağlayacağı inancındayım.
Bildiğimiz kadarıyla Profesör ve Doçentlerin baktıkları hastalar için özel hastanelerde SGK farklı ödeme yapmakta ve ayrıca hastalardan fark alınabilmektedir. Üniversite ve Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde de hastadan fark alınmasa bile en azından birebir hasta bakan, ameliyat yapan Profesör ve Doçentlere fazla puan verilmesinin polikliniklere hocaların inmesine yardımcı olacağı kanaatindeyim.
Bildiğiniz gibi son zamanlarda yeni kurulan üniversitelerle Sağlık Bakanlığı arasında yapılan protokollerle Eğitim ve Araştırma Hastaneleri ortak kullanılmaktadır. Ancak Sağlık Bakanlığının son derece olumlu bir girişim olarak başlattığı sabit performans ödemelerinden aynı hastanede çalışan öğretim üyeleri ne yazıkki şu an yararlanamamakta ve aynı işi yapan Bakanlık kadrosundaki meslektaşlarından daha az ücret almaktadırlar. Bu adaletsiz durumun da acilen düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Hastalarımız kızmasın bu ay biraz onları belki daha az ilgilendiren bir konu olan hekimlerin aldıkları ücretlerden bahsettik. Mevcut durumu birebir yaşayan bir kişi olarak yapacağımız yapıcı eleştirilerin anlayışla karşılanacağına ve dikkate alınacağına inanıyoruz.
Dipnot olarak son cümlemiz hastalarımıza. Onlardan da bir ricamız var. Nasıl bir hekime kızdığınızda, memnun olmadığınızda en tabii hakkınız olarak size verilen imkanlarla hemen şikayet ediyorsunuz, lütfen memnun olduğunuzda da bir kuru teşekkürle yetinmeyin, memnuniyetinizi mutlaka gerekli yerlere bildirin. Bildirin ki her meslekte olabilecek çürüklerle sağlamlar arasındaki fark ortaya çıksın.

Prof. Dr. Bumin Nuri Dündar
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi
Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Kliniği Eğitim Görevisi

BOY KISALIĞI İLE İLGİLİ MERAK EDİLENLER

Normal büyüme nedir ve nasıl takip edilir?
Normal büyüme çocuğun yaşına ve cinsine uygun büyüme eğrisindeki ağırlık ve boy değerlerinde büyüme göstermesidir. Her toplumun büyüme standartları farklıdır ve büyüme o topluma özel normal büyüme grafikleri ile değerlendirilir. Her çocuğun belli aralıklarla boy ve kilosunu uygun yöntemlerle ölçümü ve takibi son derece önemlidir
Çocuklar yılda kaç cm uzarlar? Boyları tahmin edilebilir mi?
İlk 2 yaş büyümenin en hızlı olduğu dönemdir. 1 yaşında bir çocuk, doğum boyunun %50’si kadar (yaklaşık 25 cm) uzarken, ilk 5 ayda doğum kilosunun iki katına, ilk 1 yaşta ise doğum ağırlığının 3 katına ulaşır.
. 0-1 Yaş: <11 cm/yıl
. 1-2 yaş: < 7 cm/yıl
. 2-3 yaş: yaş altı: < 5 cm/yıl
. 4-yaş- Puberte: < 4,5 cm/yıl
. Puberte: < 5.5 cm/yıl
. Puberte döneminde erişkin boy uzunluğunun %20-25’i adölesan döneminde kazanılır. Boyda kızlarda ortalama 10-20 cm, erkeklerde ise 15-25 cm’lik olur
Anne baba boyundan hedef boy, yani genetik potansiyel, kemik yaşından ise tahmini erişkin boy hesaplanır. Her ikisi de uyumlu olmalıdır.
Büyüme geriliği veya boy kısalığı nedir? Nasıl saptanır?
Boy ve ağırlığın yaşa ve cinse göre hazırlanmış normal büyüme eğrilerinin alt sınırının altında olması veya takipte bir üst eğriden alt eğriye düşmek büyüme geriliği olarak adlandırılır.

Boy kısalığının nedenleri nelerdir?
Genetik faktörler,beslenme eksikliği, hormonal nedenler ve kronik hastalıklar ve psikososyal bozukluklar boy kısalığına neden olabilir. Genetik faktörler kişinin boyunun belirlenmesinde ana faktörlerdir. Beslenme özellikle ilk 2 yaşta son derece önemlidir. Ailesel boy kısalığı, yapısal büyüme geriliği ve Turner sendromu gibi genetik hastalıklarda boy kısalığı olmaktadır. Hormonal bozukluklardan hipotiroidi, büyüme hormonu eksikliği, erken ergenlik ve gecikmiş ergenlik sık görülmektedir. Sevgi yoksunluğu özellikle yuva çocuklarında boy kısalığına neden olabilmektedir.

Çocukların kısa boylu olması neyin göstergesidir?
Normal büyüme sağlığın en öenmli göstergelerindendir. Genetik nedenlere bağlı olabileceği gibi beslenmeyle ilgili faktörlere, hormonal eksikliklere ve ergenlik ile ilgili bozukluklara bağlı olabilir. Kansızlık, böbrek yetmezliği, doğuştan kalp ve akciğer hastalıklarında boy kısalığı görülebilir.
Beslenmenin büyüme üzerindeki etkileri nelerdir?
Özellikle ilk 2 yaşta son derece önemlidir. Sonraki yıllarda da büyüme üzerine etkilidir. En az ilk 6 ay anne sütü almak, yeterli ve dengeli beslenmek, yaşa ve cinse uygun miktarlarda kalori almak son derece önemlidir. Beslenme eksiklikleri özellikle çinko gibi minerallerin eksikliğine neden olarak büyümeyi olumsuz etkiler.

Büyümeyi etkileyen hormonlar hangileridir?
Tiroid hormonu, büyüme hormonu, D vitamini, östrojen ve testosteron büyüme üzerine etkili ana hormonlardır. Bunlardan herhangibirinin eksikliği çok ciddi boy kısalığına neden olabilir.

Büyüme ne zaman durur?
Büyüme kıkırdaklarının kemikleşmesi ve kapanması sonucunda büyüme erkek ve kızlarda ergenliğin sonunda yani yaklaşık 18 yaş civarında sonlanmaktadır. Bir ergen çocuk yılda bir cm altında büyüyorsa artık final boyuna ulaştığını söyleyebiliriz. Kızlarda 15 yaşına gelindiğinde erişkin boyunun %80’nine ulaşılmış demektir. Kızlarda adet gördükten sonra ortalama 5-6 cm uzama gerçekleşir.
Boy uzattığı iddia edilen ürünlerin etkileri nelerdir?
Bu ürünlerin boy uzattığı iddiası tamamen aldatmacadan ibarettir. Bu ürünler para tuzağıdır. Çocukluk yaş grubunda kullanılması uygun olmayan içeriklere sahiptirler. Bu ürünlere itibar edilmemeli, boy kısalığından şüphelenilen çocukların mutlaka çocuk endokrinoloji uzmanına götürülmeleri gereklidir.

Erken ergenlik boy kısalığına neden olur mu?

Evet, erken ergenlikte başta büyüme hızlansa da büyüme kıkırdaklarının erken kapanması boy kısalığına neden olmaktadır. Tedavisi mümkündür. Kızlarda 8, erkeklerde 9 yaşından önce ergenliğe giriş erken olarak kabul edilmektedir. Daha çok kızlarda görülmektedir. Bu yaşlardan önce meme gelişimi ve/veya genital tüylenmesi olan çocukların mutlaka bir çocuk endokrinoloji uzmanına başvurmaları gerekmektedir.
Kısa boylu olmanın çocuğun psikolojisine etkileri nelerdir?
Özellikle adölesan dönemde ciddi sorunlara neden olmaktadır. Bu dönem zaten sorunlu bir dönemdir, bu dönemde gençler vücutları ile fazla ilgilenir ve arkadaşları ile kıyaslama yaparlar. İntihara kadar giden olgular olabilmektedir. Kısa boy çocukların antisosyal olmasına yol açablmektedir.

Boy kısalığı genetik midir?

Birçok genetik neden söz konusudur. Bunların bir kısmı ailesel olanlar gibi normal kabul edilirlken, Turner sendromu ve iskelet displazisi dediğimiz kemik gelişim defektleri çok ciddi boy kısalığına neden olmaktadır.
Boy kısalığının tedavisi var mıdır?
Boy kısalığının neden olan birçok hastalığın tedavisi mümkündür.Hipotiroidide tiroid hormonu tedavisi,erken ergenlikte verilen hormonal tedaviyle ergenliğin durdurulması boy kısalığını önler. Tedavi edilebilen diğer bir durum da büyüme hormonu eksikliğidir. Büyüme hormonu dünyada yaklaşık 60 yıldır kullanılmaktadır. Yurt dışında büyüme hormonu eksik olmayan birçok hastalıkta da kullanılmaktadır. Çok iyi sonuçlar vermektedir. Ancak genetik nedenli ve iskelet displazisi gibi nedenlere bağlı boy kısalıklarında tedavi çok yüz güldürücü değildir.

Boy uzatan besinler nelerdir?
Normal büyümek için yeterli ve dengeli beslenmek önemlidir. Şu besin daha fazla boyu uzatır demek doğru değildir. Yiyeceklerle yeterli D vitamini, kalsiyum, çinko almak son derece önemlidir. Balık, süt ürünleri, yumurta faydalı besinlerdir.

Çocukları spora yönlendirmek gelişmeyi etkiler mi?
Spor her yaşta sağlıklı yaşam için son derece önemlidir. Genetik potansiyele ulaşmada özellikle basketbol gibi gerdirici egzersizler yararlıdır. Egzersizin büyüme hormonu salgısını artırdığı bilinmektedir.

Prof. Dr. Bumin N. DÜNDAR
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Genel Sekreteri

ANNE SÜTÜ MUCİZESİ

MÖ 1550’lerde yazılmış eski Mısır yazıtlarında bebek beslemesinde kullanıla¬cak tek besinin anne sütü olduğu ve bebeğin üç yaşına kadar anne sütü alması gerektiği belirtilmiştir. Anne sütünün kutsallığına inanan eski Türklerde anne sütünün can verdiğine dair inanışlar olduğu saptanmıştır. Benzer inanışlar İslam dininin or¬taya çıkışı ile birlikte yoğunlaşmıştır. Rönesans döneminde Avrupa’da yazılan kitaplarda da anne sütünün bebekler için en iyi besin olduğu belirtilmiştir.
Yıllar içinde tıp biliminde yaşanan olanüstü gelişmelere rağmen bebek beslenmesinde anne sütünün yerini tutabilecek bir besin maddesi üretilememiştir. Tüm bilimsel veriler halen bebekler için en önemli ve yararlı besinin anne sütü olduğu gerçeğini daha da güçlü bir şekilde desteklemektedir.
Anne sütü; yenidoğan bebeklerde sağlıklı büyüme ve gelişme için gerekli olan tüm sıvı, enerji ve besin ögelerini içermektedir. İçeriğindeki besin maddelerinin biyoyararlılığı yüksek, sindirimi kolaydır. Son yıllarda yapılan çalışmalar anne sütünün sadece yararlı besin maddeleri içermediğini, aynı zamanda bebeğin iştah ve büyümesi ile ilgili birçok büyüme faktörü ve hormonu da içinde barıdırdığını göstermektedir. Anne sütü içeriğindeki bu hormon ve peptidlerin bazılarının işlevi hala tam olarak anlaşılamamıştır. Ancak çok iyi bilinmektedir ki anne sütünün ve emzirmenin; hem bebek, hem de anne için başta beslenme olmak üzere; sağlık, bağışıklık, gelişimsel, psikolojik, sosyal ve ekonomik yönden pek çok sayıda yararları vardır.
Anne sütü ile ilgili en büyük mucizelerden biri her annenin anne sütü içeriğinin, muhtemelen bebeğin ihtiyaçlarına göre, farklılık arzetmesidir.Her canlının sütünün kendisine ve bebeğine özel olması anne sütünü bebekler için benzersiz bir besin yapmaktadır. Örneğin doğum kilosu düşük ve yaşıtlarını yakalamak için hızlı büyümesi gereken bir bebeğin anne sütünde, anne sütündeki normal ağırlıklı bebeklerin anne sütü içeriklerindeki değişikliklere ek olarak, doymayı uyaran hormonlar düşük, iştahı artıran hormonlar ise yüksek oranda bulunmuştur. Böylece bebek daha çabuk acıkmakta ve daha sık emmektedir.Bu nedenle erken veya düşük doğum ağırlıklı doğmuş bebekler için de en ideal besin yine kendi annesinin sütüdür. Çünkü bebeğin o anda ihtiyaç duyduğu tüm maddeler, yalnızca kendi annesinin sütünde bulunmaktadır. Tüm bunların yanında son yıllarda toplumumuzda da önemli bir sorun haline gelen çocukluk çağı obezitesinin önlenmesinde anne sütünün çok büyük bir role sahip olduğu, anne sütü ile beslenen bebeklerde çocukluk çağında obezitenin daha nadir görüldüğü birçok ciddi bilimsel çalışmada gösterilmiştir.
Anne sütü ayrıca içerdiği enfeksiyonlardan koruyucu maddeler ve yararlı bakterilerle bebeklerin bağışıklık sistemini güçlendiren bir içeriğe de sahiptir. Anne sütü ile beslenen bebeklerde aşıların etkinliği de artmaktadır. Anne sütü ile beslenmenin ileriki yıllarda çıkabilecek allerjik hastalıklar, iltihabi barsak hastalığı, lenfoma vb hastalıların gelişimini önlediği gösterilmiştir.
Anne sütü çok değerlidir ama İlk 5 gündeki anne sütü en değerlidir. Kolostrum denen bu sütün sayısız faydaları gösterilmiştir. Bu nedenle bebekler doğumlarından itibaren ilk 6 ay sadece anne sütü olmak üzere, 2 yaşına kadar anne sütü ile beslenmeye devam edilmelidirler.
Annelerin bebeklerini anne sütü ile beslemelerinin kendilerine de sayısız yararları vardır. Bebeklerini emziren annelerde meme ve yumurtalık kanseri, kemik erimesi vb durumlar daha az görülmekte, bu anneler doğum sonrası daha hızlı kilo vermektedirler. Emzirmenin anneye yönelik sayısız psikolojik yararları da gösterilmiştir. Yaşamlarının ilk altı ay içerisinde bebeklere verilebilecek en ideal besin anne sütüdür. Anne sütü ve emzirme bebek ve anne için sayısız yararlar sağlamaktadır.
Her ne kadar günümüzde yapılan yoğun kampanyalarla anne sütünün önemi vurgulansa ve anne sütü kullanımı geçmiş yıllara gore ciddi artışlar gösterse de, ne yazık hala toplumumuza ve hekimlerimize anne sütünün önemi tam olarak kanıksatamadığımız kanaatindeyim. Özellikle özel hastane ve muayenehanelerde ve bazen ne yazık ki resmi kurum hastanelerinde ailelerin yoğun baskılarına sağlık personeli boyun eğmekte ve kolaycılığa kaçılarak bebek dostu ünvanı almış sağlık kuruluşlarında bile bebeklere özel durumların dışında da mama başlanabilmektedir. Ne yazık ki bu durumda mama endüstrisininin de katkıları olduğunu düşünmekteyiz. Ayrıca günümüzdeki yaşam koşullarının zorluğu, özellikle çalışan annelerin erken dönemde çalışmaya başlama zorunlulukları, kozmetik kaygılar, “sütüm yetmiyor, çocuğum büyümüyor endişesi” anne sütünün erken kesilmesi veya hiç kullanılmamasında diğer etkili faktörlerdir. Oysa sınırlı sayıdaki özel durumlar hariç, bir bebeği kendi anne sütü ile beslememek bebeğe yapılacak en büyük kötülüktür. Anne sütünün yaramaması gibi bir durum mümkün olmadığı gibi, anne sütünün yetmemesi durumu da son derece nadirdir. Annesi çalışan bebeklerin anneden sağılan ve buzdolabında saklanan anne sütü ile beslenmesi mümkündür.
Sağlıklı nesiller için toplumumuza anne sütü ile beslenmenin önemini bıkıp usanmadan anlatmamız, sağlıkçılar olarak bu konuda taviz vermememiz, bu konudaki kampanyalara hız vermeden devam etmemiz gerekmektedir.

HEKİME ŞİDDET SON BULSUN

Sonunda oldu, hekimlere yönelik artarak devam eden şiddet sonunda meyvesini verdi. Sürekli doktorlarla uğraşanlar, onları sürekli eleştirenler, hastaların gözünde onları küçük düşürenler, onların da insan olduğunu unutanlar çok mutlu olabilirler. Gaziantep Avukat Cengiz Gökçek Devlet Hastanesi’nde görevli Göğüs Cerrahisi Uzmanı arkadaşımız Dr. Ersin Arslan bir hasta yakınının bıçaklı saldırısına uğradı ve hayatının baharında, 4 aylık çocuğuna doyamadan yaşama veda etti. Yıllarını vermiş, üniversite sınavında en yüksek notu almış ve tıp fakültesine girmiş, gecesini gündüzüne katmış, fakülteyi bitirmiş, üstüne bir daha sınava girip kazanıp, göğüs cerrahisi ihtisasını bitirmiş ve özveriyle çalışmaya başlamış bir hekim kardeşimizdi Ersin arkadaşımız. Onun da bakmak zorunda olduğu bir ailesi, yaşadığı hayatla ilgili sorunları ve geleceğe yönelik beklentileri ve endişeleri vardı mutlaka. Ama herhalde ölümünün ameliyatını yaptığı bir hastasının yakını tarafından olacağını tahmin etmemişti. Arkadaşımızın yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyor, meslektaşlarımıza yapılan her türlü saldırıyı nefretle kınıyoruz.

Bu tür olaylar meslekten soğutuyor insanı şüphesiz. Mesleğimiz nereye gidiyor diye düşünmeden yapamıyoruz. Hiç hasta görmek istemedi bugün canımız. Baktım diğer meslektaşlarım da benden farksızdı. Ama yine de yapamadım, yapamadık. Muayene olmaya gelen hastaların bir suçu yoktu sonuçta. Mesleğimizin etik değerleri buna izin vermiyordu. 18 senelik hekimlik hayatımızda birkaç kez görevimizi yaparken hakarete uğradığımız olmuştu ama bu kadar çok etkilememişti bizi. Yıllarca hakarete ve saldırıya uğrayan meslektaşımızla da karşılaşmıştık. Neden bu kadar çok etkilenmiştik? Belki mesleğimiz ile ilgili geleceğe dönük duyduğumuz kaygılar bizim daha çok etkilenmemizi sağladı. Belki de son yıllarda toplumun hekimlere olan negatif bakışı ve davranışlarında giderek artan bir ivme gördüğümüzden bu kadar çok etkilendik. Bu da nereden çıktı demeyin. Son yıllarda pek çok kişinin yakından takip ettiği dizi filmlerde yansıtılan doktor imajlarını hatırlayın ne olur. Beceriksiz, pısırık, paragöz insanlar görürsünüz çoğunlukla. Her Allahın günü televizyon haberlerinde ve gazetelerde yer alan, doktorları yerin dibine sokan haberlere bir göz atın yeniden. Tüm bunların sonucu olarak son birkaç senedir hekime yönelik tehditler ve fiili saldırıların hasta psikolojisi ile açıklanamayacak boyutlara ulaştığını görüyoruz. Bu durum açıkçası beni ve hekim arkadaşlarımı korkutuyor.

Oysa geçmiş yıllarda halkımızın gözünde çok iyi bir hekimlik imajı vardı kuşkusuz. Bu mesleği seçerken de bu imaj etkili olmadı desek yalan olur. Çocukluğumuzda hekime gitmek çok özel bir durumdu. En yeni elbiseler giyilir, en temiz şekilde hekimin huzuruna gidilmeye çalışılırdı. Onun dedikleri büyük bir dikkatle dinlenir ve uygulamaya çalışılırdı. Hekime gösterilen saygıyı iliklerinize kadar hissederdiniz. Ya şimdi. Yine aynı saygıyı gösterenler olmasına rağmen, maalesef tersi durumlar giderek artıyor. Hekime güvensizlik ve şüpheci yaklaşımlar, hekimi hor görme sıkça karşılaşılan durumlar oldu. Her yerde kurallara uyan insanlar, hastanelerde kurallara başkaldırır hale geliyorlar. Banka, postane gibi yerlerde sabırla sıra bekleyenler, hastanelerde sabırsız ve saldırgan bir hal almaya başlıyorlar. Tüm bunları hasta psikoloji ile değerlendirmek işin kolayı olacaktır. Bizce bu durumlar nereden kaynaklanıyor mutlaka daha ayrıntılı olarak irdelenmeli ve özeleştiri yapılmalıdır. Hekimlerin istekleri, eleştirileri mutlaka dikkate alınmalıdır.

Hekimlere yönelik saldırılarla ilgili acil olarak önlemler alınmasının gerekliliğini artık herkes söylüyor. Artık uygulama zamanı. Hekimlik mesleğinin halkın gözünde yeniden saygıdeğer bir hal almasını sağlamak zorundayız. Bu tür olayları birbirimizi yıpratma amacı ile kullanmamalıyız. Bu kötü örnekler hekimlerin daha fazla kenetlenmesi ve dayanışması için bir vesile olmalıdır. Birbirimizle değil, ortak sorunlarımızla mücadele etmeliyiz. Hep beraber bu kutsal mesleğin marka değerini en üstlere taşımak zorundayız. Zaman artık kuru slogan atma, gösteri yapma, küçük hesaplarla uğraşma zamanı değildir. Etkin ve yerinde icraatler yapma, ortak dil ve ortak akılla hareket etme zamanıdır. Yeni Ersinler olmaması için; hekimlerin moral motivasyonunu artıracak, mesleklerini onurlarıyla, şevkle ve severek yapmalarını sağlayacak önlemler süratle alınmalıdır.
Tüm meslektaşlarımıza tekrar başsağlığı ve sabır diliyoruz.

DİYABETLİ OLMAK

Diyabet veya diğer adıyla şeker hastalığı çocuklarda da görebildiğimiz önemli bir hastalık. Çocuklarda daha çok Tip1 diyabet dediğimiz, pankreasımızda insülin salgılayan hücrelerin vücuttaki savunma hücreleri tarafından oluşan reaksiyonla yok edilmesi ve kan şekerini düşüren insülin dediğimiz hormonun salgılanamaması sonucu kan şekerinin yükselmesi ile ortaya çıkan hastalık tipi görülüyor. İnsülin eksik olduğundan diyabetli çocukların diyet ve egzersiz yapmalarının yanı sıra, mutlaka insülin kullanmaları gerekiyor.
Bir çocukta diyabet tanısı konulunca ilk şokun etkisiyle ailelerin ilk sorusu bu durumun geçici olup olmayacağı oluyor. Ne yazık ki bazen geçici iyilik hali olsa da diyabet ömür boyu süren bir hastalık ve sürekli verilen tedavileri uygulamak gerekiyor. Devam eden günlerde ise sürekli olarak diyabete kesin çözüm bulunup bulunmadığı soruluyor. Çok önemli çalışmalar yapılsa da, şu an için diyabetin bu tedaviler dışında kesin tedavisi bulunmamakta. Aillelerin ve diyabetli çocuklarımızın doktorlarına güvenmeleri, düzenli kontrollere gitmeleri ve tedavilerine tam uyum göstermeleri ileride çıkabilecek komplikasyonların önlenmesi açısından çok önemli. Diyabeti iyileştirdiği söylenen bazıları piyasada satılan bitkisel ürünleri aldatıcı ürünleri kesinlikle kullanmamaları gerekiyor.
Biz çocuk endokrinoloji hekimleri diyabetten bahsederken hastalık kelimesini pek sevmiyoruz. Çünkü diyabet kurallarına uyulursa diyabetlileri çok üzmüyor, yaşamlarını çok olumsuz etkilemiyor. Bazı kurallara uyulması şartıyla diyabetlilerin her türlü sporu yapmaları, yaşamlarını normalşekilde sürdürmeleri mümkün. Günde 4-5 kez insülin iğnesi yapmak, hep yediğine, içtiğine dikkat etmek zorunda olmak, kan şekeri düşüklüğü ve yükseklikleri açısından hep alarm durumunda olmak çocuklar ve onların aileleri için elbette hayatı zorlaştıran etkenler. Ancak özellikle son yıllarda çıkan karbonhidrat sayımı, insülin pompası gibi yeni tedavi yöntemleri hastaların yaşam konforunu oldukça olumlu etkilemekte.
Diyabetli çocuklar özel durumlara sahipler ve bu özel durumlarının herkes tarafından anlayışla karşılanması, onların sosyal yaşamda normal bir birey olarak yaşamalarının sağlanması gerekiyor. Bu konuda farkındalık açısından derneğimizin yürüttüğü “Okulda Diyabet Programı” son derece önemli. Diyabetllerin sınavlarda karşılaşacakları problemler açısından da Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Diyabet Çalışma Grubu geçtiğimiz aylarda ÖSYM Başkanımızı ziyaret etmiş ve dilekçe ve raporla sınavlara giden diyabetlilere gereken kolaylığı sağlanacağı sözünü almıştı. Sitemizden de bu duyuru yapılmıştı. Ancak ne yazık ki İzmir’de talihsiz bir olay yaşandı. Basından öğrendiğimize göre diyabetli bir çocuğumuz insülin pompası olması nedeniyle sınava girememiş. Bu üzücü durumdan önemli dersler çıkarmak zorundayız. Burada yanlışlık nerede mutlaka soruşturulmalıdır. İnsanların hayatlarıyla bu kadar kolay oynanmamalıdır. Bundan sonraki olabilecek sorunlar açısından bu durum örnek teşkil etmelidir. Yetkililerin gerekli önlemleri alacağına inanıyoruz.
Prof. Dr. Bumin Dündar

ETİK ve AHLAKİ DEĞERLER

Etik terimi Yunanca ethos yani “töre” sözcüğünden türemiştir. Etik kelime anlamı olarak töre bilimi demektir. Doğruyla yanlışı, haklı ile haksızı, iyiyle kötüyü, adil ile adil olmayanı ayırt etmek ve doğru, haklı, iyi ve adil olduğuna inanılan şeyleri yapmaktır.

Türkçede etik sözcüğü ahlak sözcüğü ile eş anlamlı olarak da kullanılır. Ahlak; toplum içinde kişilerin benimsedikleri, uymak zorunda bulundukları davranış biçimleri ve kurallarıdır.

Etik ve ahlaki değerler genellikle yazılı olmayan kuralları içerirler. Bir kısmı dinsel öğeler içermektedir, bir kısmı ise toplum hayatının getirdiği tarihsel tecrübelerden oluşturulmuşlardır. Hak ve hukuk temelinde, özünde insan ve toplumun mutluluğunu hedef alan evrensel kurallar manzumesini oluştururlar. Her toplum ve mesleki grup için bazı farklılıklar içermekle beraber, genellikle benzerdirler. Kişisel kaprislerle insanları hak etmedikleri muamelelere tabi tutmak, elindeki gücü kişisel menfaatlerine alet etmek, meslektaşlarının başarısızlığı için çalışmak, kendi menfaati için haksız yere meslektaşlarını karalamak, sırf reklam amaçlı mesleği ile ilgili konularda yanlış bilgiler vermek (örneğin tıpta yanlış tedaviler uygulamak), insanları küçük düşürme amaçlı davranışlarda bulunmak, insanlar hakkında yanlış bilgiler yaymak, özünün sözünün bir olmaması vb davranışlar etik ve ahlak dışı davranış şekilleridir.

Aslında önem verilir ve uygulanırsa bireyleri ve toplumu mutlu edecek etik ve ahlaki değerlere insanoğlu nedense sıklıkla uyum göstermez ve bu kurallara karşı aksi yönde davranışlar sergiler. Peki insanoğlunu buna iten sebepler nelerdir?

Birçok sebep olmakla beraber, en önemlileri olarak aşırı hırs, kıskançlık, bilgisizlik, makam ve mevkilerin insanda hissettirdiği sınırsız güç duygusu sayılabilir.

Balzac, “hırs ve tamahın başladığı noktada saf duygular sona erer” diyor. Aşırı hırs ve kıskançlık bizi saf duygulardan uzaklaştıran, doğruları yapmaktan alıkoyan en önemli etkenler. Örneğin hekimlik mesleğinde son yıllarda karşılaştığımız “Holywood Sendromu” denilen ünlü olma isteği, her zaman ben daha iyiyim duygusunda olma, sürekli meslektaşlarını eleştirme ve beğenmeme durumları hem mesleğimizi rencide ediyor, hem de toplumumuzun hekimlik mesleği hakkındaki düşüncelerini olumsuz yönde etkiliyor ve sağlık konularında yanlış bilgilendirilmesine neden oluyor. Hekimler arasındaki olumlu ilişkileri de zedeliyor.

“Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış” lafını hepimiz biliriz. Ama ne yazık ki geçmişe dair binlerce örnek olmasına rağmen, iyi örnekler olsa da, birçok insanın eline iktidarı ve gücü alınca ahlaki ve etik değerlerden hemen uzaklaştığını görürüz. Pek çok kişide alçak gönüllülük ve mütevaziliğin bir anda kaybolduğuna, insanlara tepeden bakılır bir hale gelindiğine şahit oluruz. İşte bu yüzden makam ve mevkiler insanların gerçek yüzlerini gösteren en önemli aynalardır. İnsanlık tarihinde pek çok örneği olduğu gibi, yakın tarihimizde de kendilerine verilen iktidar ve gücün bir hizmet aracı olduğunu unutarak, iktidar ve gücün kendilerinden hiç gitmeyeceğine inanarak; etik, ahlaki ve insani değerlerden, haktan, hukuktan ve adaletten uzaklaşan, adeta canavarlaşan, liyakatten nasibini almamış yönetici konumunda birçok örnek şahsiyete toplum olarak tanık olduk. Ama bu tür kişiler ne yazık ki büyük ve değerli insan olamadılar, ne kadar ulvi gayelerle hareket ettiklerine inansalar da, toplumumuzca hoş karşılanmadılar ve hep kötü anılıyorlar ve anılmaya da devam edecekler.

Büyük ve değerli insan olmak için etik ve ahlaki değerlere önem vermek zorundayız. Tarihimize iz bırakmış büyük ve değerli insanların yaşamlarını örnek almalıyız. Küçük işlerle uğraşanlar, gereksiz hırs ve kıskançlıklarla hareket edenler, geçici makam ve mevkilerin büyüsüne kapılıp fildişi kulelerinden inemeyenler mutlaka sonunda kaybedenlerdir. Başkalarının bizi takdir etmesini istiyorsak, biz de başkalarını taktir etmeyi öğrenmeliyiz. Eğer kalıcı başarılar istiyorsak etrafımızda sürekli bizi göklere çıkaran ve her yaptığımızı alkışlayanlar değil, bizi uyaran, bize acı da olsa doğruları söyleyen, yeri geldiğinde eleştiren kişilere daha fazla yer vermek zorundayız.
Bu vesile ile daha önce yazdığımız “Büyük insan notu”nu sizlerle bir kez daha paylaşmak istiyorum.

Prof. Dr. Bumin N. DÜNDAR

Büyük insanlar
Her zaman ve her mekanda büyük düşünenlerdir
Büyük hedeflerin vizyonlu ve misyonlu insanlarıdırlar
İleri görüşlü , gelişmeye ve yeniliklere açık
Bağnazlığa, gericiliğe ve taassuba kapalıdırlar
Zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı
Nefret ettirici değil müjdeleyicidirler
Her an ve mekanda önderdirler
Paylaşmak ve fikir almak onlar için önemlidir
Üretenle, çalışanla, işinin ehliyle kavga etmezler
Asla küçük işlerin büyük adamı değildirler
Hayata hep olumlu ve umutla bakarlar
Çözümsüzlük, umutsuzluk ve olumsuzluk onlara uzaktır
En umutsuz anlarda en umutlu onlardır
En çaresiz durumlarda çare onlardadır
Liyakat, ehliyet, doğruluk, dürüstlük önemli kavramlardır onlar için
Kıskançlık, riyakarlık ve kindarlık onlara yabancıdır
Kendi başarısı arkadaşlarının başarısı
Arkadaşlarının başarısı onların gururu ve sevincidir
Kompleksli değillerdir çünkü
Makam, mevki ve ünvanları ne olursa olsun
İşini en iyi yapmaya çalışanlardır
Hep çok çalışkanlardır
Makam ve mevkiler sadece ama sadece hizmet aracıdır onlar için
Kendine değil halka ve ülkeye hizmet
Sevgi ve saygı kendiliğinden oluşur onlara
Mert, dürüst, samimi, güvenli, zeki ve mütevazi
Kısaca adam gibi adam güzel insanlardır onlar
Onların da hataları, zaafları, kusurları ve eksiklikleri olabilir
Ama yaptıkları işler ve bıraktıkları eserler tüm bunların önündedir
Sadece hayattayken değil
Öldükten sonra da aramızda yaşayanlardır
Hayattayken belki değerleri çok iyi bilinmez
Ancak bu dünyada yokken bile
Hep sevgiyle, saygıyla ve de eserleriyle anılıyorsa bazı insanlar
Bilin ki onlar büyük, önemli ve değerli insanlardır

BND

DOKTOR OLMAK…. BİR 14 MART YAZISI

“Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire” adlı tıp okulunun açılış tarihi olan 14 Mart 1827, ülkemizde modern tıp eğitiminin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Tıp Bayramı, ilk kez, 1. Dünya savaşı sonunda, İstanbul’un işgal edildiği günlerde, yabancı işgal kuvvetlerine karşı tıp öğrencilerinin bir tepkisi olarak 1919 yılında kutlanıyor. Bugün de Tıp Bayramı olarak kutlanan 14 Mart aslında emperyalist saldırılara karşı tıbbiyelilerin direnişinin başlangıç tarihi. “Tıbbiyeden ara sıra doktor çıkar lafı” herhalde Osmanlı İmparatorluğu’na kadar uzanıyor. Özellikle imparatorluğun son dönemlerinde tıbbiye mektebi, yeni fikir akımlarının ve muhalefetin odağı olmuştur. Kurtuluş savaşında da tıbbiyeliler, vatan işgale uğrayınca Müdafaa-i Hukuk teşkilatlarında başkan veya üye olmuş, gizli görevle silah temin etmiş, hatta müfrezeler kurarak Kuvay-ı Milliye emrinde savaşmıştır. Bazı Tıbbiyeliler, Mustafa Kemal’in emri üzerine, Meclis’te görev yapmak için hemen Ankara’ya koşmuş, bazıları da İstanbul’dan Anadolu’ya kaçarak Kurtuluş Savaşı’na katılmıştır.

Bundan yıllar önce, üniversitede öğrenciyken arkadaşlarımızın çıkardığı bir kültür sanat dergisinde yayınlanmak üzere, 14 Mart dolayısıyla bizden bir yazı yazmamız istenmişti. Hekimlerin ve sağlık sisteminin sorunları hakkında yazdığım yazıda o kadar çok “içler acısı hal” tabirini kullanmışım ki, editör arkadaşımız yazıyı düzeltmek için bir hayli çaba sarf ettiğini söylemişti. Daha sonra bir 14 Mart yazısı yazmak nasip olmadı. Uzun yıllar geçti, sağlık sistemimizde devrin niteliğinde birçok değişiklik oldu. Hekimler açısından olumlu ve olumsuz görülen gelişmeler hala tartışılıyor. Bu 14 Martta da tartışılacak zaten. Burada bunlardan bahsetmeyeceğim. Ön yargıdan uzak, diyalogla her şeyin düzeleceğine inanıyorum. Olaya daha değişik bir şekilde yaklaşmaya çalışacağım.

Her mesleğin zorlukları vardır tabii, ama hekimlik hem kutsal hem de gerçekten zor bir meslek. Tıp fakültesini bitirip, meslek hayatına atılınca, bir de üstüne üstlük kendisi de doktor olan eşimle evlenince, hekimlik mesleğinin ne kadar zor olduğunu, sağlık sistemimizin ne gibi sıkıntılarla boğuştuğunu daha iyi anlamış olduk.

Hekimlik çok kutsal ve değerli bir meslek, çünkü İnsanın en değerli varlığı sağlığı ile uğraşıyorsunuz. Meslekler oluştuğundan beri yeryüzünün en itibarlı mesleklerinden biri hekimlik. Birçok kişi çocukluğunda doktor olmayı istemiştir, birçok anne baba çocuklarının doktor olmasını arzu etmiştir. Şu an başka mesleklerde olan pek çok kişinin içinde belki az da olsa doktor olma uhdesi kalmıştır. Sorgulayın kendinizi. İşte böyle bir meslek bu.
Hekimlik zor meslek. Hekim olmak için üniversite sınavlarında aldığın hatırı sayılır puanla, tüm meslek gruplarından en az 1,5 kat fazla süre okuyorsun. Uzmanlaştıkça eğitim süren daha da artıyor. Çünkü hata yapma oranın neredeyse sıfıra yakın olmak zorunda. Her zaman başarı ve mucize bekleniyor bizlerde. Hele bir de akademisyenlik de varsa, öğrenci ve asistanların eğitim sorumluluğu, araştırma ve yayın yapma ve kendini sürekli yenileme zorunluluğu. Çünkü dünyanın en hızlı gelişen bilim alanı tıp. Her gün literatüre 15 bine yakın yeni makale giriyor. Bugün doğru bildiğin, yarın yanlış olabiliyor. Ama senden anında tanı koyman ve anında tedavi etmen bekleniyor. Oysa hastaya ayırabildiğin süre her zaman sınırlı. Her ortamda sabırlı ve sakin olan ama nedense hastaneye gelince birden sabırsız ve hırçın ola insanların anlayışsızlıkları ve bilgisizlikleri ile uğraşmak da işi diğer zor yönü. Heme herkesi az çok bilgili olduğuna inandığı, aslında çok az şey bildiği bir alanda hizmet veriyorsun. Hastalarının sağlığı için çoğu zaman kendi değerlerinden, bazen kendi sağlığından fedakârlık etmek zorunda kalıyorsun. Uykusuz geçen nöbetler, nöbetler sonrası dinlenmeden tekrar aynı tempoda çalışma zorunluluğu, saatler süren operasyonlar. Her ne kadar bizi genelde duygusuz gibi görseler de, hastanın üzüntüsü senin üzüntün oluyor. Hastalara verilen iyi haberlere seviniyoruz ama verilen acı haberler hep sarsıyor bizi, ömrümüzden ömür alıyor. Tüm bunların yanında çoğu meslektaşımızın başına gelen, sevdiklerinden, eşinden ve çocuklarından senelerce ayrı kalmak, en zor koşullarda, kimsenin çalışmayı göze alamadığı zamanlarda ve yerlerde çalışma zorunluluğu. Kırklı yaşları geçmiş ama hayatı hala düzene girmemiş pek çok doktor arkadaşımı tanıyorum.

Tüm bunlara rağmen toplumun doktorlara karşı olan yanlış değer yargıları. Onca eğitime, sıkıntılara rağmen, senin aldığın üç kuruş parada pulda gözü olan insanlar. Ne yazık ki meslektaşlar arasında olan çekişmeler, kör dövüşler. Hep hasta psikolojisinin ön planda olması, doktor psikolojisinin genelde geri plana itilmesi. Bazen sanılanın aksine çekilen maddi sıkıntılar. Hiçbir meslek grubunda olmayan uzmanlaştıkça sayısı artan mecburi hizmet yapma yükümlülüğü nedeniyle oradan oraya savrulan hayatlar.

Bunları söyleyince, “sen de bu mesleği seçmeseydin kardeşim” diyenleri duyar gibi oluyoruz. Lütfen yanlış anlaşılmasın, her şeye rağmen mesleğimizi seviyoruz, birçok meslektaşımızın da sevdiğine inanıyoruz. Zaten bu iş sevmeden yapılacak bir iş değil inanın.

Her meslekte çürük elmalar, insanlığını kaybetmiş, materyalist, duyguları körelmiş kişiler elbette vardır. Hekimlik mesleğinde de olması kaçınılmazdır. Ama televizyonlarda, dizi filmlerde gösterildiği kadar çok mu acaba, doktorların çoğu bu kadar vicdansız mı? İster inanın ister inanmayın emin olun öyle değil, hekim arkadaşlarımızın çoğu duygusal, çalışkan ve iyi niyetli kişiler. İçlerinde yaşadığımız için biliyoruz. Robot değillerdir yani, sizin gibi etten ve kemikten insanlar. Duygusal olmasalar içlerinden bu kadar sanatçı, şair, yazar çıkar mıydı acaba. Ancak onların da yorgun ve sinirli oldukları zamanlar, özel ve iş yaşamlarında sıkıntılı oldukları anlar olabilir doğal olarak. Onlar da hastalanabilir, incinebilir, kızabilirler,lütfen bunun bilincine varalım. En azından 14 Martlarda göstereceğiniz anlayış, yapacağınız bir gülümseme, tatlı bir söz, bir kuru teşekkür onları ne kadar memnun edecektir göreceksiniz. Hekim arkadaşlarım; siz de size gelip sizden şifa isteyen hastalarınızın değerini daha fazla hissedin ne olur, kendinizi onların yerine koymaya çalışın lütfen. Hangi ortam ve koşulda olursak olalım mesleğimiz gerektirdiği şekilde davranmaya mecburuz biz, çünkü onurlu ve özveri isteyen bir mesleğimiz var.

REKTÖRLÜK SEÇİMLERİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER


Mevcut YÖK kanununa göre üniversiteler olağanüstü yetkili rektörlerimiz tarafından idare edilmekte ve rektörlük atamaları için üniversitelerde öğretim üyelerinin katıldığı seçimler yapılmaktadır. Seçimlerde en çok oyu alan 6 aday YÖK’e bildirilmekte ve YÖK bunlar arasından istediği 3 adayı, istediği şekilde sıralamaya sokarak, Cumhurbaşkanlığı Makamına sunmakta, Sayın Cumhurbaşkanımız da 3 adaydan istediği kişiyi rektör olarak atamaktadır.
Rektörlük seçimleri ve atamaları için, geçmişte ve günümüzde rektörlerin aşırı yetkilerini sorgulayan ve rektörlük seçim sisteminin yanlışlıklarını ortaya koyan yazılar yazılmış ve yorumlar yapılmıştır. Çünkü geçmiş dönemlerde üniversitelerimiz, bu eleştirilen konularda çok ciddi sıkıntılar yaşamıştır. Ancak ne yazık ki günümüze kadar herhangi bir düzenleme yapılamamıştır.
Öğretim Üyeliğim boyunca 2 adet rektörlük seçimine canlı olarak tanık oldum, sıkıntıları bizzat yaşadım. Başka üniversitelerdeki seçimleri ve atamaları da yakından takip etme olanağı buldum. Bu konuda aslında herkesin bildiği önemli yanlışlara tekrar dikkat çekmek istiyorum.

Yanlış 1. Aday olma şartları
Öncelikle rektörlük adaylığı için bir üniversitede profesör olmak yeterli. Dolayısıyla profesör olan herkes adeta kendini potansiyel rektör adayı olarak görüyor. Hatta profesörlük unvanınız varsa, gidip istediğiniz üniversitedeki seçimlerde aday olabiliyorsunuz. Bugün profesör oldunuz, yarın aday olabilirsiniz. Acaba her profesörün aday olabilmesi doğru mu? Bizce cevap hayır. Mutlaka belli sınırlamalar getirilmeli diye düşünüyoruz. Geçmişte bir tane bile uluslar arası yayını olmayan kişiler rektör atanabilmiştir. Rektörlük atamaları için, adayların akademik özgeçmişi, iş deneyimleri, çalışma süreleri, bilimsel yayınlarının sayı ve kalitesi gibi kıstaslar göz önüne alınmalı ve bunlarla ilgili belli ölçütler getirilmelidir. Bu ölçütler sağlıklı bir şekilde oluşturulabilirse, gerçekten hak eden kişilerin rektör olarak atanmaları kolaylaşacaktır.

Yanlış 2. Seçim mi atama mı?
Mevcut sistemde seçim yapılıyor gibi gözükse de, aslında yapılan bir temayül yoklaması, ama geçmiş dönemlerde sıkça karşılaşıldığı gibi, her zaman bu temayüle de uyulmuyor. Geçmişte bir-iki oy alan veya sıralamaya bile giremeyen kişilerin, öğretim üyeleri ile dalga geçer gibi rektör atanmaları hiç de nadir olmayan bir durumdu. Seçim atmosferi üniversiteleri gerginleştiriyor, ilişkileri zedeliyor, çalışma ortamını bozuyor. Seçilen rektör bir dahaki seçimi düşünerek ona göre kadrolaşmaya gidiyor, liyakat ve akademik özellikler geri plana itiliyor, tek düşünce benim adamım mı, bana oy verir mi oluyor maalesef. Seçim sonrası atamalarında da seçim sürecini göz önünde bulundurmak zorunda hissediyor kendisini. Sonunda seçim sonuçları da göz ardı edilebildiğine göre, niye seçim yapıyoruz, neyin seçimini yapıyoruz. Önerimiz; rektör adaylarının üniversitelerde seçimle gelmiş bir senato veya akil insanlar konseyi tarafından önerilecek kişilerin arasından, YÖK ve/veya Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından seçilmesidir.

Yanlış 3. Seçimde oy kullananlar.
Rektörlük seçimlerinde sadece yardımcı doçent, doçent ve profesör düzeyindeki kişiler oy kullanıyor. Oysa rektör diğer öğretim görevlisi, uzmanların ve öğrencilerin de rektörü. Eğer gerçekten rektörler seçimle işbaşına gelecekse, ihmal edilen bu kesimlerin de seçimlerde rol alması gerekli, ya da önerdiğimiz konsey veya senato seçimlerinde oy hakları olmalı diye düşünüyorum.

Yanlış 4. Rektörlerin geniş yetkileri.
Rektörlerin sahip oldukları geniş yetkiler mutlaka sınırlandırılmalı ve paylaştırılmalıdır. Bu yetkileri geçmişte gerçekten layıkıyla, hak ve adalet anlayışı içinde kullanan rektörlerimiz elbette olmuştur, günümüzde de mutlaka vardır. Ancak profesyonel yöneticilerin karar verebileceği trilyonluk yatırımları tek bir kişinin yönetmesi, tek kişinin birçok insanın yaşamını ve geleceğini etkileyebilme konusunda sonsuz güce sahip olması ne kadar doğrudur. Aslında görünürde bu yetkiler üniversite yönetim kurulları ile paylaşılıyor gibi gözükse de, mevcut sistemde birçok yerde bunun böyle olmadığı çok iyi bilinmektedir. Geniş yetkilerin ehil olmayan ve kötü niyetli kişilerin eline geçerse ne kadar olumsuzca kullanılabildiğini geçmiş dönemlerde tecrübe ettik. Örneğin bir üniversitemizde dünya çapında çalışmaları olan kardiyolog bir tıp doçentimizin, üniversitenin mediko-sosyal bölümünde görevlendirilip, pratisyen hekim gibi çalışmaya zorlandığına ve kendisine her türlü baskının yapıldığına, ve bu durumun çok vahim sonuçlara yol açtığına şahit olmuştuk. Yıllar boyunca özgürlük ortamı olması gereken ülkemizin gözbebeği üniversitelerimizin, özgürlükler konusunda ne kadar sert yaptırımlara ev sahipliği yaptığına hep beraber tanık olduk. Örnekler o kadar çok ki, geçmişte yapılan haksızlıklar ve zulümler konusunda bir kitap bile yazılabilir. Bu konuda somut örnekleri, ibret olması açısından zamanı geldikçe belki paylaşırız.

Üniversitelerimizde hür düşünce ve huzur ortamını sağlamak istiyorsak, üniversitelerimizin dünyayla yarışan, sağlıklı çalışan, bilim üreten birer ilim irfan yuvası olmasını hedefliyorsak bazı uygulamaları gözden geçirmemiz gerektiğine, anlık menfaatleri bırakıp, uzun vadeli planlamalar yapmamızın şart olduğuna inanıyorum. Yoksa yarın yine çok geç olabilir.